ibrahim_ozturk1Bilge Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu, 17 Haziran’da İstanbul’da The Woodrow Wilson Merkezi’nin kendisine tevcih ettiği ödül töreninde, hepimiz, hepiniz adına adeta başım göğe değdi.

Bu ödülün iptali için içeriden ve dışarıdan lobiler çok uğraştı. İlk defa bir Türk’ün Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’ne başkan seçilmesini engellemek için ‘ete kemiğe bürünüp, pasaportunda Türk diye görünen’ kişilerin karşı rey vermesi gibi.

Bunu başaramayınca işi sulandırmak üzere devreye oligarşinin şişman kedileriyle yeniyetme bazı tipleri soktular. Ağızlarının suyu akarak Davutoğlu’nun ödül töreninde yalnız kaldığından, gözden çıkartıldığından dem vurdular. Gafil, biz oradaydık, Anadolu oradaydı, gözün göremedi değil mi!

Mesele şu. Ha Davutoğlu, ha tırnaklarıyla kazıyarak bir yerlere gelip kendisini ülkesine adayan herhangi bir Anadolu çocuğunun oligarşinin karşısındaki kaderi belli: Önce aynı yuvarlak masa çevresinde bile sizi vicdansız bir şekilde görmemeyi, yokmuşsunuz gibi davranmayı kibirlice becerirler. Baktılar ki olmadı, bu sefer de sizden istihza ederek, dalga geçerek bahsederler. Amaç acı çektirmek ya, bu sefer sizi gördüklerini gösterirler. Alttan alta seni keser ve bıyık altından gülerler. Görmediğinde de, gördüğünde de işkence!
Baktılar ki bu da olmadı, ‘tehdidi’ şah damarlarında hissediyorlar, işte o zaman belden aşağı vurmanın, yok etmenin en aşağılık senaryolarına figüranlık yapmaktan bir lahza geri durmazlar. Makamlarını, kalemlerini ve midelerini sonuna kadar İsrail lobisine açarlar.

Her şeye rağmen kader sizi bir küçük sandukanın içinde korumaya alıp firavun sarayına efendi yapıp zirveye oturtursa, bu sefer de içlerinde sizi yok etme dürtüsünü capcanlı tutarak, güç karşısında diz çökmeye, el etek öpmeye pek alışık olan bu zevat, paçalarınıza tutunmaya çalışır.
Davutoğlu dışarıda soğuk savaş baronlarına, içeride de oligarşinin kanlı tezgâhına karşı ‘kral çıplak’ diye haykırmış ve tarihin akışını daha şimdiden değiştirmiş, milletine ve tarihine adanmış bir müşterek liderliğin, bir takım oyununun ayrılmaz parçasıdır. Bu eser senindir ey millet! Aç susuz durup büyüttüğün senin çocukların, senin kaderine sahip çıkmıştır artık. Davutoğlu ile Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yaptıklarının oligarşi tarafından akredite edilmesini beklemeyin sakın. Kendi çocuklarınıza, kendi kriterlerinizle sahip çıkın. Şimdilerde bolca televizyonlarda karşınıza çıkan oligarşinin yaşlı tiplerinin yüzündeki kin, nefret ve şiddet dolu insanlık enkazına bakın, ne dediğimi anlarsınız

Nereden aklıma geldi bilmiyorum, 28 Şubat sürecinde adı ortalıkta gezen isimleri bir kâğıda yazıp aralarında ilişki bulduklarımı bir okla birleştirmiştim. Zaman içinde sağcı, solcu, liberal, muhafazakâr partilerde, üniversitede, yargıda, kışlada adı öne çıkan onlarca isim arasında o kadar çok ok çıkarmışım ki sonunda karşıma tam bir ‘örümcek ağı’ çıktı. Aklımı kaçıracaktım.

Görüyorsunuz, oligarşi itinayla bütün kritik yerlere adamlarını yerleştirmiş, halkımız ölüyor, krizden krize sürükleniyor ancak su cenderesi misali oligarşinin bir temsilcisi inerken, otomatikman diğeri çıkıyor. O dünyada kaybetmek yok. Sözde ‘kaybetmek’, geçici bir tatil anlamına geliyor. Suç mu işledin, sorun etme, nasıl olsa bir köşede kurtarıcı bir hukukçu bulursun. Ver elini ‘zamanaşımı’! Yok olmadı, dokunulmaz bir sürü pozisyon var, her türlü yargısal süreçlerden arındırılmış, alırlar kozmik odaya, ön kapıdan suçlu girer, arka kapıdan ‘yurtsever’ olarak çıkarsın.

Adeta birbirleri için doğmuş, birbirleri için yaşıyorlar. Girift ve karanlık ilişkiler ağında kaderlerini birleştirmişler. Ergenekon süreçlerine bakınız, bu yüzden ‘toplu intihara’ hazırlar. 12 Eylül 2010′da anayasa referandumuna böyle bir sarmalda gideceğiz. Ey yoksul ve mağdur Anadolu, bu senin kendin için verdiğin son büyük, meşru mücadele olacak. Medeniyetine ve çocuklarının geleceğine vurulan kölelik zincirlerinden başka da kaybedeceğin bir şey yok. Ancak kazanacağın bir istikbal var.