ali çolakO daracık caddeyi, yirmi bir yıl önceki ayak izlerimi arar gibi yavaş, hüzünlü ve bir şeyler arayan insanlara mahsus heyecanla yürüdüm. Tuhaf, o zamanlardan kalma bir koku yok hafızamda.

Şimdi o küçücük dükkânlardan insanı sarhoş edecek kokular yayılıyor kaldırıma. Mütemadiyen serinlik veren bir sabun ve insanı peşi sıra takip eden kahve kokusu… Oysa kokular yitmez, yıllar sonra bile olsa ‘ben buradayım’ diye çıkıp gelir. Ya o zaman, böyle sabun serinliği yayan dükkânlar, kahveciler yoktu; ya da ben, bu sokakları dinleye koklaya yürümemiştim.
Mecburiyetten gittiğiniz bir şehir, size yalnız azap verir. Orada göreceğiniz hiçbir şey hikâyesini ve sırrını açmaz. Kayıtsız ve kaygısız misafir olduğunuzda, görmeye, anlamaya başlarsınız. Bütün sesler, kokular, serin köşeler, gizli kalmış tatlar hatta konuşan insan yüzleri belirginleşir ve sizi kendilerine davet ederler. Mardin’e yirmi bir yıl önceki gidişim mecburiyettendi. Elimde valiz, otobüsten inmiş ve dört yanım taş binalar, orta yerde durakalmıştım. Uzak, yabancı ve hayal edilmemiş bir şehir… Bana hiçbir şey söylemiyordu. Muhtemelen pişmanlıklar içindeydim. Altın rengi taş binaları, her haliyle eski zamanlara ait olduğunu fısıldayan camileri, minareleri, bir tünele girer gibi geçilen abbaraları, vitrinlerdeki göz alıcı şahmaranları, telkâri yüzükleri görecek halim yoktu. Bir an önce buradan kurtulmanın yoluna bakmalıydım. Şimdi diyorum ki, keşke uzun yıllar burada yaşasaydım!

Ben, şehirleri kabaca ikiye ayırırım; geçilen şehirler ve gidilen şehirler… Çoğu şehre yolunuz düşer, içinden geçersiniz. Belki durmak, soluklanıp gezmek ihtiyacı bile duymazsınız. Oysa Mardin’den geçilmez, Mardin’e gidilir. Durulur, gezilir, yaşanır… Nedir, beni bunca yıl sonra Mardin’e âşina kılan ve orada yaşama arzusu duyuran? Galiba taşın çağrısıdır. Ve anlatmak için beklettiği sonsuz hikâyeler. Neredeyse hiçbir şehre nasip olmayacak kadar çok hikâyesi var onun. 6.500 yıla kadar uzanıyor Mardin’in anlatacakları. Subari, Huri ve Mitanni, Akad-Sümer, Babil, Asur, Arami, Pers, Roma, Selçuklu, Artuklu, Akkoyunlu, Safevi ve Osmanlı egemenlikleri, uygarlıkları… Sokaklarda yürürken adımlarının Mitanni’li bir savaşçının, Babilli bir bahçıvanın, Artuklulu bir taş ustasının yahut bir Selçuklu dervişinin ayak izine basıyor olma ihtimali insanı ürpertiyor.

Ve gidip taşın şiire dönüştüğü bir konağın eyvanında oturuyorsunuz. Taş, mütemadiyen taş… Pavese, “Ah şu kayıtsızlığın gücü! Budur taşlara milyonlarca yıl değişmeden dayanabilme olanağı veren…” demişti günlüğünde. Taşların kayıtsızlığını, Deyrulzafaran’da, ikibin beşyüz yıllık Güneş Tapınağı’nın tavanında görmelisiniz. Birbirine geçerek, kenetlenerek, tonlarca yükü taşımaktan yorulmayan taşlar… Doğuya bakan o küçücük delikten sızan ışıkla, binyılları saymanın gücünü buluyorlar kendilerinde. Dışarıda zeytin ağaçları, dışarıda asmalar, bademler ve değişen mevsimler… Onlar habersiz…

Ben, olsaydım Pavese’nin yerinde, ‘taşların sabrı derdim’. Taşlar, nasıl sabreder böyle, kayıtsızlıkla mı? Mardin’in tarifsiz taş konaklarında, dışarıdan bakıldığında kayıtsız görünen kalker kesme taşlar; içeriye girdiğinizde sayısız motife; üzüm salkımına, su damlasına, çiçeklere dönüşerek eski zamanların, -kim bilir kimlerin- duygularını anlatmaya başlıyor. Bunca eski hikâyeyi, böyle taze bir dille, işlenmiş bir taştan başka ne anlatabilir? Taze, evet… Sanki Midyatlı bir taş ustası yenice başından kalkmış, keskisini alıp gitmiş gibi…

Bir zamanlar terk ederek Mardin’e haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Bir çeşit vicdan azabı. Bunları, eski bir medresede, gözlerinde sevinçler uçuşan bir grup Güneydoğulu çocukla söyleşirken düşündüm. Ne kadar güzel çocuklardı! Beni yeniden Savur’da geçen günlerime götürdüler. Sonra Mardin’in ressamı İsmet Yedikardeş, o taş döşeli sokaklarda durup her konağın hikâyesini anlattı. Vali Hasan Duruer, ‘tarihî dönüşüm’ diyor. Tarihini hatırlıyor Mardin. Rektör Serdar Bedii Omay, iki gün sonra temelini atacağı kampusun hülyasını kuruyor. Mardin şu sıra tarifsiz bir rüya görüyor; uyandığında her şey güzel olacak!.

Ali ÇOLAK